ATEŞ TECRÜBELERİ

Yazar: Ahmet Turan ALKAN

1. BÖLÜM: MEMLEKET AHVALİ
a)
Ateşlerde Yürümek: Evet Türkiye’nin coğrafi yeri çekiçle örs arasındadır. Tarih yüzyıllardır Türk'ün ateşle yaptığı raksı seyrediyor. Devletler hukuku diye bildiğimiz şey Orman yasalarının kravatlı hali. BM, AGİK, Barış senetleri bunlar esasta ben ıslık çalarım sen oynarsın mealindeki masadaktır. Lozan'da geniş Türkiye bilinen bütün petrol mıntıkalarından uzak tutuldu. Türkiye'ye ise biçilen rol tarım memleketi olmak, daima borçlarla batıya mahkum olmak. Evet Türk coğrafyası, kendi tarihiyle hesaplaşıyor. Hani bütün komşularımızın işini gücünü bırakıp bizimle uğraştığını düşünmekte hoşumuza gidiyor. Dışarıya tarım mamulü satıp petrol, yedek parça alan bir Türkiye’nin bu günkünden daha huzurlu olacağında galiba hem fikiriz. Ama Türkiye'nin başka şansı yok. Fikir üretmeyi eğitimde kaliteyi arttırmayı dünya ile entegre olmayı başarmalı.

Devletin Hali: En iyi devlet hiç yönetmeyen devlettir. Ama bu devlet bize lazımdır. Onu daha az yönetir hale getirmemiz için lazımdır.
Milliyetçilik: "Ne mutlu Türk'üm diyene" desekte TC. Devlet-i Aliye'nin teba'sına bakışını tevarüs etmişti. Evet Osmanlı halkına bir arada yaşama dersini iyi belletmişti ama son zamanlardaki Milliyetçilik 80 öncesinden farklı kendi tarafına sevgiden ziyade, karşıt guruptan nefret etme iç güdüsü hakim. Evet "Bir Türk dünyaya bedeldir" sözü dağa taşa yazılsa da devlet gündelik uygulamada Osmanlı hükümeti gibi davranmaya mecburdu ve öyle davrandı.

b) Türkiye'den İç Siyaset Manzaraları: 12 Eylül' den sonra yağmur dinince kesimler arası uçurumun o kadar da olmadığı görüldü. 20. Y. yıl boyunca Türk siyasi hayatı hiç bu kadar fırtınasız olmadı. Ama 1993 yılından bu yana Türk siyasi hayatında demokratik ortam yeniden sertleşmeye başladı. Komplo teorileri etrafımızı sardı. 80 öncesinde oy toplama yöntemi yandaş olmayanları düşman olarak göstermekti. Ama 83'ten sonra bir partinin tek şansı iyi bir program ve inanılır bir siyasi kadro kurmaktı. Şimdi yeniden hava giderek sertleşiyor, intikam-ı küfür çığlıkları tekrardan yükselmeye başladı. Artık birilerinin işi hayli kolaylaşıyor. Artık kamu oyunun sağduyusuna değil korkularına hitap ediliyor. Bir şeyler öğrendik çorbamızdan sinek çıkarsa suçu komünistlere de aramak yerine, yakınlarda bir çöp varili var mı ona bakıyoruz. Ve laisizm; insanlara dini duygularını öğretmek yerine dini kontrol etmek. Tabii ki Türk solu da laisizmin tabii müttefikiydi.

Sistemin Takozları: Jakoben irade diyebileceğimiz güç odakları, kendi vehmine bıçak dayandığı zaman oyunu kendi kurallarına göre yönetmeye kalkması, her 10 yılda bir halkın iradesine konan engeller. Bir diğer engel de 'Haşmetli Türk Bürokratları'. Sistemin gizli efendileri. Evet o halde bize Kamikaze irade lazım, ülkenin selameti için kendi ölümüne razı olabilen bir irade. Siyasi kariyerini sokmaya hazır bir irade.

c) Toplumun Ergenlik Sivilcesi Milliyetçilik: Bizler insanların 'Bir tek ümmet' oldukları devri tahayyül edebilmek için gerekli zihni donanımdan mahrumuz. Evet, milletler nasıl bir arada tutulur? En yalın çözüm 'inanç' değişkenini kabul etmek olabilir. Musevilik hariç bütün dinlerin temel iddiası budur. Gelişen şartlar başka bir değişkene ihtiyaç duymamızı sağladı: Siyaset... Farklı inanç ve etnik özellikteki insanları bir arada tutabilmeyi başarmış model imparatorluk modeliydi. Romadan bu yana kullanışlı bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Amerika da bu gerçeği göz ardı etmediği için ayakta.
Ortaçağda İnanç Devri: Sıkıştırılmış Avrupa'yı bir arada tutan kiliseydi. Kiliseyle birlikte ortaçağın saf imanı da öldürücü yara aldı. Allah inancının yerini 'saf akıl' inancın yerini 'hırs' sabrın yerini 'ihtiras' aldı. Evet insanları bir arada tutan ortak payda yok olmuştur. (Mühim bir noktada kendine dinamik olarak saf akıl, hırs ve ihtirası seçen Avrupa dünyaya hükmedince Dünya üstünde Allah inancının yerini bu inançlar aldı) Sanayileşen Avrupalı topluluklar kendilerini bir araya getiren şeyin kan bağı olduğunu keşfetti ve 'Milliyetçilik' başladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk Milliyetçiliği yapıldı ama yöneticiler sadece Türklere hitap etmediklerini biliyorlardı. Enteresandır MHP hareketine katılanların arasında her millet vardı. Acaba onları bir araya getiren Milliyetçilik miydi? Hayır, ezilmişlik ve yalnız kalmama gibi motiflerdi.

d) Medyaya karşı fert: Medya ve gladyatör dövüşlerini düşününce arada çok benzerlikler zuhur ediyor. Kamuoyu, hafızası zayıf basarı uzvuyla öğrenen kitle. Ama aynı zamanda bir kusuru var saflık. Tebdili kıyafet ile kamuoyu yoklayan sultanlar eskide kaldı. Peki ya Türk medyası. Bir döneme kadar özgürlüğü hem kanunlar hem de madden kısıtlanan medya. Ama zaman değişti, devlet tekeli kalktı. Özel teşebbüs TV kanalları açtı ve devletle iyi ilişkiler içinde olma mecburiyetinde olmadığını gösterdi. Ve medya gücünü yokluyor. Meydan muharebelerine giriyor. Medya Frankenstein'in canavarına dönüşmeye başladı. Medya artık hem savcı hem de hakimdi. Aklımıza hemen bu batıda nasıl oldu fikri geliyor. Batıda medya sosyal değerler ve yargı kurumlarıyla dengelenmiştir. Türkiye de medya kişilik haklarını tahrip etmeye başladı. En büyük tehlike oldu. Son 10 yılda Türkiye'de sağlam gibi görünen temel taşları yerinden oynadı. Önümüzdeki yıllar iç dengeler açısından sancılı olacaktır.

e) Quo Vadıs Domıne: Evet Türkiye nereye gidiyor? İllüzyon sona eriyor, ayaklarımız suya değiyor, saçlarımız önümüze dökülüyor. Batı karşısında kendimizi bir saman çöpü tedirginliğinde görüyoruz. Ekonomimizin bir bakkal defteri kadar gerçeği yansıtmayan Bütçelerle gitmediği ortaya çıktı. Posta trenlerinin bile durmadığı (!) yerleri il yapmayı vaad eden siyasilerin durumu. Yalan hepimizin hoşuna mı gidiyor? Türkiye hızla kendi gerçeğine yürüyor.

f) Havf ve Reca Arasında: Birinci jöntürklerimiz Rousseau, Comte okuyor, usta kabul ediyorlardı. İkincileri, Marx, Lenin'i üstad kabul ettiler. Artık doğru dürüst jöntürkümüz bile kalmamıştır. (Yazarın yanılgısı) Evet insan neslimizin kalitesini yükseltmeliyiz. Ama Milli eğitimin hali işler acısı neyse ki reca adına daha önceleri çok defa böyle durumların içinden çıkabilmiş olmamızı söyleyebiliriz.
Türkiye kolay idare edilebilir bir ülke olmaktan hızlıca uzaklaşıyor. Korku ve ümitler arasında bir Türkiye gelişiyor.

g) Yönetilmiyorum O Halde Varım: Günlük hayatta halkların hayatını en çok zorlaştıran yine devlet neredeyse genlerimize vatandaşı kul sayan devlet anlayışı işlemiş. Devlet Millet için vardır ama şu an halk devleti sırtında taşıyor.

2. BÖLÜM: KAFİR AĞLAR
a)
Önce Türkiye Kavramlar Değil Türkçe’nin İntikamı: Son günlerdeki Laiklik kavgası aslında 70 yıl önceki dini kontrol etme gayretlerine karşılık Müslümanlarda doğan öfkeden ibarettir. Evet devlet laikti ama 1924 de kurulan diyanet işleri vasıtasıyla kamu bütçesinden din bürokrasisine muntazam paralar aktarılıyordu. Aslında amaç yeni bir devlet dini oluşturma gayreti idi. Evet böyle demokratik bir ortamda laikliği kaldırmayı savunan bir parti tek başına iktidara getirecek halk desteği sağlarsa ne olur? Oyunun kuralı açıktır: Halkın dediği olur. Aslında üzerinde durulması gereken kavram demokrasi olmalı değil mi? Danimarka’nın ve Norveç’in resmi dini Luthercilik. İspanya ve Portekiz’inki Katoliklik. İngiltere teokratik bir devlet, kral aynı zamanda kiliseninde önderidir. Peki onlarda olan bizlerde olmayan nedir? Demokrasi .. Türkiye Laiklik için harcayacağı enerjiyi milli geliri arttırmak için harcasaydı herhalde sonuç farklı olurdu.

b) İslam’ın Köylü Ve Şehirli Pratiği Üzerinde Notlar:
Sanılanın aksine devleti yönetenlerden halkın istediği şehirden çok köyde oturması, çünkü köylüler problem üretmezler, talep baskısı yoktur siyasi çizgileri aniden değişmez. Aza kanaat ederler uysal vatandaşlardır.
Dünyanın her yanında köylülerle şehirliler aynı şeye bakarken farklı şeyler görürü ve düşünürler. Köylüler ve şehirliler arasında müştereken 500-1000 kelime vardır.